24 Kasım 2011 Perşembe

the metropolitan museum of art


nyc de ilk sabahımız aynı resimdeki gibi gökdelenlerin tepesini göstermeyen bir sis ve çisil çisil bir yağmurla başladı. ama madem bin türlü badire atlatarak sonunda buraya geldik deyi, kendimizi sokağa atıp bir süre karnımızı doyuracak bir starbucks aradık. ama kaldığımız yerde bir üniversite bulunduğundan, ve öğrenciler de starbucksları okul kantine çevirdiğinden bırakın oturacak yeri hiç birinde adım atacak yer bile yoktu. her taraf yerlere, pencere pervazlarına her yere ellerinde laptoplarıyla yayılmış bedava internet sömürücüsü öğrencilerle doluydu. neyse sonradan 7. caddede nispeten oturma yeri sakin olan bir büfe bulduk da karnımızı doyurabildik. yemek yazılarının hepsini ayrı bir post olarak yazacağım en sonda.



sonra, ben sonunda hava koşullarına uygun üzerime giyecek bir şeyler aldım ve giyindim ve times meydadınında fazla oyalanmadan - bu kısmı havanın güneşli olduğu bir güne erteleyerek - central parka doğru 7. cadde üzerinden yürümeye devam ettik. tabi yolda yangın söndürmeye gelen nyc itfayecilerini de izledik bir süre. çevredeki ruslar sadece bakmakla yetinmeyip videoya da çekiyorlardı, biz görgülü türkler olarak sadece baktık ve geçtik. 7. caddenin bir diğer adı da fashion avenue, üzerinde fashion institue var ve bu okulda okuyan 0 beden kızları etrafta bolca görmeniz mümkün. aynı zamanda bir sürü manifaturacı gibi mağazalar mevcut. columbus circle de biraz mola verdikten sonra central parkın etrafından dolanarak met ( metropolitan museum of art ) a doğru devam ettik.


yolda bir de baktık ki gossip girl çekiyorlar, evet ben bir gossip girl fanı değilim ama meşhur görünce de bakmadan geçecek kadar cool değilim vallahi. biraz çekimleri izledik ama ancak esas kızın kuzenini görebildik. sonra da met e doğru yolumuza devam ettik. vardığımızda öğlen olmak üzereydi, biraz kapısının önünde oyalandık, meşhur hotdoglardan yedik. sonra da içeri girdik.


müzeye giriş esas olarak bağışla, ama biz bunu türkiye ye döndükten sonra öğrendik. ben müzeye girer girmez elime kredi kartımı alıp bulduğum ilk kuyruğa girerek kişi başı 25 doları bayıldım. ama bu ödenmesi zorunlu bir ücret değilmiş. 1 dolara da girilebilirmiş. neyse, amerikan kültürüne yüklü bir katkımız olmuş oldu. esasında verdiğimiz paranın tamamına değen bir müzeydi, ama yine de o kadar para vermeseydik iyiydi tabi. audio guide lar 7 dolar. toplamda 2,5 kattan oluşan müzede biri üyelere özel olmakla beraber toplam 6 restoran var. müzede neredeyse bir tam gününüzü harcayabilirsiniz. 





muhakkak elinizde bir haritayla gezmeniz lazım bence, tarihi sanat eserlerinin yanı sora klasik de bir sürü eser barındırıyor. benim en çok beğendiğim dalinin madonnası oldu. bu müze ile yazmak zor oldu, çok şey var çünkü içinde, defalarca daha gidilir çünkü buraya. biz öğlenden kapanış saatine kadar oradaydık ve bir çok galeriyi gezecek zamanımız olmadı maalesef. 

22 Kasım 2011 Salı

Vee new york city!!!



Once kasirga oldu, ucagimiz iptal edildi, sonra inatla gittik ama bu sefer yagmurdan siriksiklam olduk, kucucuk bir otel odasina tikildik ama soyleyecek esasinda hic bir kotu sozum yok new yorkla ilgili. Rafetin de dedigi gibi " burasi new york amerika!!! " dondugumden beri tekrar ne zaman gidecegimin planlarini yapiyorum, ki su anda mayis sonu gibi gorunuyor. Ogrenciyken gitmedigime bin pisman oldugum bir sehir new york, muhakkak herkes hayatinin bir bolumunu orada gecirmeli, ayni hisleri istanbula karsi da duyuyorum tabi. Bu sehirler bana gore icinden gecilip gidilecek yerler, bir omur yasanacak yerler degil. Guzel bir deneyim katar insana new yorkta yasamak, heyecanli bir kere, gosterisli. Neyse sadece 4 gun kaldik ama o kadar kalabaliga ragmen bir karmasa yoktu sehirde. 

Bir kere cok duzenli bir sehir ve de duz. Olabildigince yuruduk o yuzden, cenimdeki adim sayar her gun en az 20000 adimi devirdi. Manhattan in chelsea mahallesinde kaldik biz. Oteli ayri bir post olarak yazacagim. Her gun tek tek ne yaptigimizi yazmaktansa spesifik etkinlikleri ayri basliklarla yazayim, yoksa bitiremem nyc yazisini hic bir zaman.



Genel hatlariyla manhattan i anlatacak olursam, ki biz her tarafini genis genis gezmedik, bir cok yeri sadece otobusle gezdik ki onu da ayri bir post olarak yazacagim. Bence new york sokaklarinin ve parklarinin keyfinin cikarilmasi gereken bir sehir. Biz gittigimizde hava sicakligi gayet guzeldi ama eminim ki new yorklular kisin da surekli parklarda vakit geciriyorlardir. Cogu calisan ogle yemegini satin alip ( marketlerden sandvic, seyyar yunanlar ve hotdogculardan, v.s. ) yol kenarinda kaldirimlarda ya da parklarda banklarda yiyor. Tabi ki guzel restoranlar da mevcut ama unutulmamasi gerekn en buyuk ayrinti, manhattan oldukca pahali bir yerlesim. Bir afiste gordugume gore manhattana gelen bir turist gunde ortalama 270 dolar harciyormus, ki otel ucreti dusunulunce oldukca makul bir tutar cikarmislar. 

Ulasim icin elbette cok gelismis bir metro agi mevcut, tek binis 2,5 dolar ama aylik, haftalik sinirsiz falan gibi daha uygun alternatif biletler mevcut. Biz sadece 10 dolarlik bir kart aldik ve 2 kisi sadece 2 kez bindik, onda da yuruyemeyecek kadar yoruldugumuz icin. Biz ulasim icin ayaklarimizi kullandik genelde, bir de citysightseeing otobuslerini. Kaldigimiz otel, times meydanina da, central parka da yurume mesafesindeydi, dolayisiyla ulasim sikintisi hic cekmedik. Ama soylemekte fayda var, taksi bulmak tam bir iskence, insanlarin bos taksi bulmak icin bayagi caba harcadigina tanik oldum. Ha bir de cekcekler var, genellikle central park icinde olsalar da manhattanin icinde de ulasimi onlarla saglamak lazim, aklinizda bulunsun bu cekcekleri suren cocuklarin cogu turk. 

17 Kasım 2011 Perşembe

east coast road trip - part 3


d.c. den ayrılırken başlayan yağmur yol boyunca şiddetini arttırarak devam etti ve esasında tüm turun en kısa etabı 230 mil olan yol oldukça yorucu geçti. d.c. den baltimore - washington parkway i izleyerek çıktık ve buradan manhattan a varana kadar mütemadiyen otoban parası verdik durduk. sağolsun gps bizi en pahalı yoldan götürdü, e ortalığı seller götürdüğünden biz de yol değiştirme riskine giremedik. kaldı ki wilmington civarlarında gpsle tam anlaşamayınca yanlışlıkla philedelphia ya gitmiş bulunduk, neyse bir şekilde bu i-95 in paralı olanı 295 e girip nyc ye ulaştık.


hayatımızda ilk kez su altı tünelden geçtik arabayla ( harbor tunnel - baltimore ) hem de aynı gün içinde 2 kez ( holland tunnel ). yol boyunca sürekli yağmur yağdı, arabadan her çıktığımızda ıslandık. neyse 5 gibi holland tunnel den manhattan a geçerek hedefimize ulaştık. ama esas macera bundan sonra başladı, çok akıllı olduğumuzdan önce arabayı kiralama şirketine iade edelim, sonra da oradan taksiye binip sadece 6 blok ötedeki otelimize geçeriz diye planladık. nasıl bir kafayla yaptıysak planı, deli gibi yağmur yağıyor dışarıda, hiç mi düşünmez insan 2 valizle nasıl gideceğim diye. düşünmedik işte.

kiralama şirketinin önünde, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında dımdızlak kaldık. iş çıkış saatinde manhattan da taksi bulmanın imkanı yok. metroya binsek inip bindiğimize değmeyecek, dedik en iyisi yürüyelim çok uzak olamaz. evet uzak değildi   ama benim üzerimde sadece dandik bir kapüşonlu eşofman üstü vardı. inanılmaz bir kalabalığın içinde elimizde valizlerle sulara bata çıka otelimize doğru yol aldık. işin garibi böyle sıçan gibi eli valizli bir tek biz değildik. bizim gibi bir sürü salak vardı. otele girdiğimizde resmen donumuza kadar ıslanmıştık işin kötüsü valizin içindeki her şey de ıslanmıştı. oda zaten minnacıktı bir de biz bütün kıyafetleri yayınca kuruması için adım atılamaz hale geldi.

zaten dışarıda giyecek kıyafetimiz de kalmadığından mecburen otelin restoranına indik ve olanların hepsini yok sayıp unutmaya karar verdik. ben bir greek salad sipariş vermiştim, salata üzerinde sarmalarla gelince, taze domates, beyaz peynir ve zeytin yeyince keyfim yerine geldi artık...

washington d.c.



sonunda yazmak için oturabildim bilgisayara, malum hırsız yüzünden netbooka kaldım, bu gariban netbook da download yaptığı zaman başka bir iş yapamıyor. internete girmek bile zulum, fotoğraf yüklemenin ne kadar zaman aldığını siz düşünün. bugün en azından d.c. yi ve yolculuğun son kısmını yazmayı bitirebilirsem çok iyi olacak.




d.c. de oldukça merkezi bir yerde kalmıştık, hava kararmadan da nyc ye varmayı niyetliyorduk. dolayısıyla sabahın kör saatinde valizlerimizi ve arabayı otelde bırakarak kendimizi sokağa attık. önce biraz sokaklarda boş boş dolandık ki, bizden başka kimse de yoktu pek, hava bir anda soğumuş, ben altımda etek, üstümde polarla değişik bir görüntü sergiliyordum ve açıkçası alttan altan donuyordum. sabahın kör saatinde rotamızı beyaz saraya çevirdik, vaktimiz kısa olduğundan ve giriş oldukça prosedürlü olduğundan - hatta müsliman ülkelerden gelenlerin ziyaret edemediği söylentileri vardı - sadece etrafını turlayıp fotoğraflarını çektik. karnımız acıkana kadar sokakları turladık yani, her yer boş olduğundan bolca fotoğraf çektik ve sonunda bir starbucksa attık kendimizi. klasik kurutulmuş domates ve mozarellalı sandviçlerimizi yeyip, beleş interneti kullandıktan sonra da sadece bir müze gezecek vaktimiz olduğundan müze seçmeye uğraştık.




d.c. de müzeler ücretsiz. "smithsonian instution " tarafından desteklenen 17 adet müze ve merkez mevcut. biz " national museum of natural history " ye gittik ve doyamadan 2 saat boyunca gezmeye çalıştık. müze görmemiş türkler olarak amerikadaki müzelerde ağzımız açık nereye bakacağımızı şaşırdık. girişte hemen bir balina sergisi vardı, onunla başladık biz de. bir de çok şeker rehber vardı, e adamı da bir tek biz dikkatle dinledik. adam anlattıklarını anlayan birileriyle karşılaşmaktan o kadar mutlu oldu ki, bizi kenara çekip cebinden 500 milyon yıllık bir fosil çıkarıp benim elime verdi. bir an şaşkınlıkla çok sakin davrandım ama salondan çıktıktan sonra soğukkanlılığı bırakıp acayip heyecanlandım.



uzunca bir süre de evrim bölümünde zaman geçirip, çeşitli yazılımlarla homo erectus halinizin neye benzediğini görebiliyorsunuz, maalesef nyc ye gitmek zorunda olduğumuzdan doğru düzgün gezemeden müzeden ayrılıp otele doğru yollandık. wahington d.c. genel olarak çok sakin ama gergin bir şehir izlenimi bıraktı bende. koskocaman, görkemli binalar hayranlık uyandırıcı ama sanki içlerinde insan yokmuş gibi, yaşam belirtisi yokmuşcasına sessizler. federal binanın önünde hakikaten filmlerdeki gibi takım elbiseli adamlar vardı. yürüyerek otele döndükten sonra eşyalarımızı aldık ve hemen yola çıktık, daha kısa olan yolun 3. kısmını bir sonraki posta bırakıyorum. bir de müze fotoğrafları da çalınan bilgisayarda kalmış...

11 Kasım 2011 Cuma

the henley park hotel

Washingtonun oldukca merkezi bir bolgesinde massachusetts avenue de yer alan bu otel, oldukca luks ve butik bir otel. Herhalde son oda kampanyasi falan gibi bir seyden yararlanarak rezervasyon yatirdik, cunku oldukca uygun fiyat odememize ragmen cok guzel bir odada kaldik. Otel beyaz saraya ve smithson muzelerine yurume mesafesinde, zaten d.c. De hic arac kullanmadik. Otelin valesi var ama isterseniz hemen yakininda public park yeri mevcut, bir de sokak parki var o da gece boyunca ucretsiz, park metreler sabah calismaya basliyor. Biz yolda cok yoruldugumuzdan arabamizi direkt valeye verip otele girdik.






Otel genel olarak klasik dosenmis, giris ve lobide sasali mobilyalar ve halilar var. Odalar da genel konseptle uyumlu olsalar da daha sadeler. Odada standart ozelliker bulunmakla beraber amenity ler oldukca fazlaydi. Odanin tek eksigi manzaraydi, penceresi apartman boslugu gibi bir yere bakiyordu. Ama otelin en guzel yeri restoraniydi. 

" coeur de lion " isimli bir gurme restorani bunyesinde barindiriyor. Restoran Oldukca los aydinlatilmis oldugundan duzgun fotograflar cekemedim. amma velakin hayatimda yedigim en gorkemli yemegi burada yedim sanirim. Ben organik tavuk gosu, sevgilim ise ordek yedi. Her iki tabak da hem gorsel hem de lezzet acisindan tam bir sanat eseriydi. Goruntu muhtesemdi tamam, ama sos ve icindekilerin birbiriyle ve sosla uyumu cok cok guzeldi. Yaninda da guzel bir sise california sarabi ile birlikte mutlu mesut yemegimizi yedik. Yine garsonu esir alarak sorular sorduk ama bu sefer garsonun da tunuslu cikmasindan dolayi sordugumuzun bes katini anlatti sagolsun. Amerikan halkiyla ilgili tum tespitlerini dinledik. 

Bu restorana her ne kadar yorgunluktan baska bir yer aramaya usendigimizden girmis olsak da cok memnun ayrildik, zaten zagatin top 10 listesine de girmis d.c de. Ama bu restorana da otel ucretinden daha fazla odeyip ayrildik, bu da kucuk bir not olarak burada kalsin, e her guzel seyin bir bedeli vardir degil mi? 

east coast road trip - part 2



Evet, bu kadar sure boyunca erteledim durdum yazmayi ve sonunda olmayacak sey geldi basima, notebookum calindi!!! Yazilacak neredeyse tum gezi ve restoran yazilarinin fotograflari da elimden gitti boylece. Amerika seyahatinin bir kismini netbooktan kurtardim, kalanlari da sd karttan silinse bile kurtariliyormus. Eger bu mumkun olursa biraz da olsa rahatlayacagim. İsin maddi kismini gectim, ozel hayatina boyle bir mudahale sinir bozucu. Bir suru is dosyasi, fotograf baskasinin elinde su anda. Umuyorum hayatlarini, hep baskalarina imrenerek gecirirler.

Yoldaki ikinci gunumuz santee deki otelde basladi. Otel kahvalti dahildi, chicago daki otel ile kiyaslarsak oldukca zayif bir kahvalti vardi. Ama yine de bir sekilde karnimizi doyurup yola koyulduk. İlk istikametimiz north carolina daki "smithfield outlets", ayni zamanda labor day tatili oldugundan oldukca kalabalik olan bu outletten ufak tefek bir seyler aldik ve sonra ismi " selma" olan bir kasabada durup ogle yemegi molasi verdik.




" shoney's " isimli bu restoranda amerikalilar genellikle acik bufe tercih ediyor. 18$ a sinirsiz acik bufe bir cok kisi icin cekici, bizim gibi cins turkler haric. Bufede yiyecek birsey bulamayinca yine her zamanki gibi izgara et ve hamburger soyledik. Yemeklere yorum yapacak olursak eh iste denebilir, kesinlikle kotu degil ama lezzetli de degildi. Ama cok seker bir garson sayesinde oldukca keyifli ayrildik restorandan.


Yol boyunca cok fazla durmadan ilerledik, starbuckslar sagolsun, yiyecek ve icecek ihtiyacimizi karsiladilar. Arada kalacak yer organizasyonumuzu da yaptiktan sonra, washington d.c. Ye dogru ilerlemeye basladik. Dc ye yaklasirken acayip bir trafik basladi, biz de istanbullular olarak hemen yan yola girdik, washington in koylerini geze geze aksami ettik ve sonunda havanin yeniden kararmasiyla birlikte tekrar İ- 95 e girdik. Anayola cikmamizla beraber hava karardi ve inanilmaz bir yagmur basladi. Ne sagimizi ne de solumuzu gorduk, sevgilim yola, ben gps e baka baka otelimizi bulduk. Bu amerika da trafik cevreyollarinda tikansa da downtown - yani sehir merkezlerinde - hic bir zaman trafik olmuyor. Dolayisiyla cevreyolundan ciktiktan sonra kolayca otelimize geldik. Arabayi vale ye teslim edip otele yerlestik, bundan sonrasi yeni bir post olarak gelsin. " the henley park hotel "

east coast road trip - part 1



Pazar sabahi daha gunes dogmadan uyanip, bitli otelin balkonundan gunesin dogusunu, muhtesem bir renk soleniyle izledikten sonra hemen yola koyulduk. Hedefimiz 3 gun sonra new york cityde olmakti ve onumuzde yaklasik 1280 mil bir mesafe vardi. Nyc deki otel harici bir ayarlama yapmamistik ve ilk gun gidebildigimiz kadar gidip, yol uzerinde bir yerlerde kaliriz diye dusunuyorduk. Gps imiz vardi ve interstate 95 i izleyecektik. Tabi ki daha miaminin cikisinda gps bizi i- 95 yerine bambaska otobanlara cikararak orlandoya goturmeye calisti ama sonunda bir sekilde buldugumuz i- 95 i bir kac istisna haric kaybetmeden nyc ye kadar takip ettik.






Yoldaki ilk gunumuz pazar gunune denk geldiginden ozellikle oglene kadar, herkes kilisede oldugundan, oldukca sakindi. 7elevenden igrenc sandvicler alip birer isiriktan sonra cope attiktan sonra floridanin outer banks ini gezerek cape canaveral e dogru ilerledik.  Gps guvenimizi sarstigindan Bir benzinlikten harita alip, melbourne dan okyanus kenarina indik ve satellite beach, pelican beach, patriot hava ussunu gecerek meshur cocoa beache vardik. Surf tutkunlarinin merkezi olan plaj oldukca kalabalikti. Biraz baktiktan sonra, ki bence kesinlikle girilebilir bir deniz degildi, cape canaverale dogru ilerledik. Oradan da kennedy space center e gittik, cok buyuk bir ziyaretci merkezi var, muhakkak turla gezmek zorundasiniz ve bu da en az yarim gununuzu aliyor, isterseniz oglen astronotlarla beraber ogle yemegi yiyebiliyorsunuz. Bizim onumuzde uzun bir yol oldugunda sadece bahcede dolanmakla yetindik, ama girememek icimize oturdu. Bir dahaki sefere deyip, oradan ayrildik. Gune igrenc yemeklerle basladigimizdan, bir de kfc ye girmenin bir zarari olmaz diye dusunduk ve yol ustu bir benzinlikte durduk, o gun orada oturan yasli ciftin bir fotografini cekseydim, muhakkak odul alirdim, eminim. Amerikanin bir kosesinde, benzinlikte, cok sik giyinmis, muhtemelen kiliseden cikmislar, kibar kibar kizarmis tavuk yiyen 80 yaslarinda bir cift. Babannemin fastfood yedigini hayal bile edemiyorum.






Pis yemegimizi yedikten sonra tekrardan i- 95 e ciktik ve artik ilerlemek icin yola koyulduk. İlk istikametimiz jacksonville. Bu arada kisaca yol sistemini anlatayim, yol 3 ile 5 serit arasinda degisiyor, kimi yerle genis, kimi yerlerde daraliyor ama karsi yonle arasinda bayagi mesafe var, cogu zaman aradaki agaclardan gormuyorsunuz bile karsi seridi, ayni zamanda saginizda da surekli agaclar var. Yol uzerinde herhangi bir duraklama alani yok, ancak ortalama 2- 3 milde bir cikislar var ve o cikislarda, benzinlik, restoran ve otel bulunuyor. Yol un yaninda ama uzerinde degil. 








Jacsonville e ulastigimizda bir anda yagmur indirince duraklamadan gectik orayi ve georgia eyalaletine giris yaptik. Eyalet girislerinde otoban uzerinde hosgeldiniz tesisleri var, hatta bazi eyaletlerde - south carolina -  gibi kapi yapmislar resmen otobana. Geceyi georgianin savannah sehrinde gecirmeyi planlamistik gun icinde ama baktik daha gidebiliyoruz, gidebildigimiz kadar gidelim, yol uzerinde kaliriz dedik ve boylece south carolina nin santee kasabasina vardik. Benzinliklerde kupon brosurleri var onlardan alirsaniz geceligi ortalama 60 dolara iki kisi kahvalti dahil gayet guzel konaklayabilirsiniz. Biz best western santee de kaldik ve oldukca memnun kaldik. Esasinda mantik amerikan korku filmlerindeki yol ustu moteller gibi, arabani odanin onune cekiyorsun, iceri girip uyuyorsun, tek farki odalarin neredeyse 5 yildizli otel konforu. Odalarda kablo tv, buzdolabi, kasa, utu, akliniza ne gelirse var. Otelin dahilinde laundry de var, gidip kiyafetlerinizi yikayabilirsiniz. Bir de minik bir havuzu var otelin, fitness odasi da mevcut.




Aksam yemegi icin otelin yanindaki bir deniz urunleri restoranina gittik, butun yedigimiz pis seylerden sonra, burada yemekler superdi. Hatta amerikadaki en iyi ogunlerimizden biriydi kesinlikle. Yas ortalamasi 60 uzeri garson kizlar servis yapiyor. Sevgilim guzel bir biftek yedi, ki oldukca mutluydu seciminden, ben de captains plate adinda icinde karides, deniz taragi ve  tilapia baligi olan bir tabak siparis verdim. Karides ve tarak muhtesemdi ancak balik cok lezzetsizdi. Neyse zaten tabak cok buyuk oldugundan baliga sira da gelmedi, yani ben de yedigimden cok mutluydum. 2 bardak margaritayi da yuvarlayinca, kucuk bir yuruyusun ardindan hemen sizdik zaten.